Yıl: 2000/ Cilt: 2 Sayı: 1 Sıra: 3 / No: 91 /     DOI:

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Aday Üye Olarak Kabulünün Hukuksal Açıdan Değerlendirilmesi
Yard.Doç.Dr. Kamuran REÇBER
Uludağ Üniversitesi - İİBF - Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı

1. Türkiye’nin Avrupa Birliği ( AB ) ile ilişkileri, 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Andlaşmasıyla ismi Avrupa Topluluğu ( AT ) olarak değiştirilen Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ( AET ) 31 Temmuz 1959’da Türkiye tarafından yapılan “ tam üyelik ” müracaatıyla başlamış ve AET ile Türkiye arasında 12 Eylül 1963 tarihinde bir Ortaklık Andlaşması imzalanmıştır. İşbu Andlaşma, 1964 yılında yürürlüğe girmiş ve taraflara yarattığı hak ve yükümlülükler itibarıyla otuz altı yıllık bir süreyi kapsamıştır. Bu süre dikkate alındığında, genel ve soyut olarak diyebiliriz ki, ortaklık ilişkisine yönelik taraflar, haklar edinmenin yanı sıra yükümlülüklerini de yerine getirmeye çalışmışlardır. Yine bu süre içerisinde, tarafların karşılıklı olarak hak ve sorumlulukları artmış ve Topluluk müktesebatına Türkiye’nin mevcut hukuki, idari ve ekonomik yapısal uyumlaştırılması konusunda ( programme national d’intégration de l’acquis ) taraflar, ortaklık mevzuatına uygun olarak çeşitli takvimler belirlemiş ve benimsemişlerdir. 23 Kasım 1971 tarihinde imzalanan ve 1 Ocak 1973’de yürürlüğe giren Katma Protokol, AET ile Türkiye arasındaki ilişkilerin Ankara Andlaşmasında belirtilen hazırlık aşamasının tamamlanarak geçiş aşamasının başlangıcını oluşturmuştur. Ancak, geçiş aşaması tam anlamıyla tamamlanmadan, Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ( AKÇT ), Avrupa Atom ve Enerji Topluluğu ( AAET ) ve AET’na tam üyelik müracaatında bulunmuş, ancak günümüze değin Topluluklar tarafından bu müracaat açıkça reddedilmediği gibi olumlu bir yanıtta verilmemiştir(1). Türkiye’nin AT ile olan ilişkileri, zaman zaman aksamalar olsa bile(2) gerek Ankara Andlaşmasında ve gerekse Katma Protokol kapsamında belirtilen düzenlemelere uygun olarak yürütülmeye çalışılmıştır. Ankara Andlaşmasına istinaden oluşturulan ve yetkilendirilen Ortaklık Konseyi tarafından, işbu Andlaşmanın ve bahsi geçen Katma Protokolün ilgili düzenlemelerine uygun olarak, 5 Mart 1995 tarihinde alınan ve 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği Kararı, Türkiye ile AT ilişkilerinde somut bir gelişme olmuştur.

2. Günümüz itibarıyla, Türkiye’nin, Ankara Andlaşmasıyla başlayan süreç içerisinde ilişkilerini, salt AT ile sınırlı tuttuğu söylenemez. Zira, dinamik bir yapıya sahip olan Avrupa Toplulukları’nın ( AKÇT, AAET ve AT ) yanı sıra, bu üç Topluluğa üye olan ülkeler tarafından, 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Andlaşmasıyla AB oluşturulmuştur. Bahsi geçen her üç Topluluk, hak, fiil ve dava ehliyetine sahip olurlarken, AB’nin ise sadece hak ehliyeti yetkisi vardır. Maastricht Andlaşmasıyla tesis edilen AB’ne üye olabilmenin hukuki şartı Avrupa Topluluklarına üye olmaktan geçmektedir. Hukuksal açıdan bakıldığında, Avrupa Toplulukları’na üye devletlerin Devlet ve Hükümet Başkanlarının AB Konseyi çerçevesinde tesis ettikleri “aday üyelik statüsü ” veya “aday üyelik kararı”, “ siyasi önem ve etkinliğine rağmen toplulukların hukukunda doğrudan sonuç yaratıcı nitelikte değildir ”(3). Ayrıca, Toplulukların Kurucu Andlaşmaları veya asli nitelikteki mevzuatları dikkate alındığında “ aday üyelik statüsü ” ‘ne ilişkin herhangi bir hüküm de bulunmamaktadır. Böyle olmasına rağmen, Topluluklar üyesi devletlerin Devlet ve Hükümet Başkanları, 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg’da yaptıkları AB zirvesinde benimsedikleri “ aday üyelik statüsü ” konusunda izlenecek prosedür uygulama itibarıyla, aday üyeliğe kabul edilen devletlere yönelik Topluluklar çerçevesinde “ kullanılan aracı tasarruflarla katılım ortaklığı şeklinde belirlenmiştir ”(4). Lüksemburg Zirvesinde, AB’nin Kopenhag kriterlerine(5) uyum sağlayabilme olanakları itibarıyla iki aşama içerisinde genişlemeyi planlamış(6), ancak Türkiye bu genişleme politikasının dışında tutulmuştur. Bu zirvede benimsenen karara Türkiye tepki göstermiş(7) ve ilişkileri askıya alma kararı almıştır. 12 Mart 1998 tarihinde yapılan Avrupa Konferansı’na AB Dönem Başkanlığını yürüten İngiltere tarafından Türkiye davet edilmiş, fakat Türkiye, bu konferansa Lüksemburg Zirvesinde alınan karara kendisi açısından yeterli bir içerik kazandırılması halinde katılacağını bildirmiştir. Diğer yandan, 15-16 Haziran 1998 tarihlerinde yapılan Cardiff Zirvesinde kabul edilen sonuç bildirgesinde ise, Türkiye’nin AB’nin genişleme sürecindeki konumuna ilişkin “ üyelik için ehil ” tümcesi yerine “ üye adayı ” terimi benimsenmiş, ancak bu durum da Türkiye açısından pek tatminkar bulunmamıştır .

3. Cardiff Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde, Türkiye’ye yönelik oluşan olumlu atmosfer, Lüksemburg’da tesis edilen ve Türkiye açısından ayrımcı bir uygulama olarak kabul edilebilecek haksız sonucu ortadan kaldırmamıştır. Ancak, AB’nin 11 Aralık 1999 tarihli Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi gereğince Türkiye’nin aday ülke olarak kabul edilmesi Türkiye açısından Lüksemburg Zirvesindeki olumsuzluğu giderici nitelikte olmuştur. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin özellikle 4, 9 ve 12 No’lu Prg.’ları doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Kararın 4 No’lu Prg.’ında, aday ülkelerin AB’nin genişleme sürecine eşit haklarla katılacakları ve bu ülkelerin Avrupa Toplulukları’nı ve AB’ni kuran andlaşmalarda belirtilen değer ve amaçları benimseyecekleri vurgulanmaktadır. Ayrıca, işbu prg.’da, aday ülkelerin kendi aralarındaki sınır ve bu nitelikteki diğer sorunları Birleşmiş Milletler Kurucu Andlaşmasının ilgili düzenlemelerine uygun olarak barışçıl yollarla çözmeleri konusunda, AB Konseyi telkinde bulunmaktadır. Bu telkinde, aday ülke adı açıkça belirtilmese bile, özellikle Türkiye ile Yunanistan arasındaki mevcut sorunlar nedeniyle, bu iki ülkenin sorunlarını barışçıl metotlarla ( özellikle Birleşmiş Milletler Kurucu Andlaşmasının 33. Md.’si kapsamında ) çözmeleri ve bu bağlamda bir çözümün gerçekleşmemesi halinde, aday ülkelerin, makul bir sürede uyuşmazlıklarını Uluslararası Adalet Divanı’na sunmaları istenmektedir. Bu durumda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların ( Kıbrıs, kıta sahanlığı, kara suları vb. ) barışçıl yöntemler olarak kabul edilen siyasal metotlarla çözümlenmesinde doğrudan iki ülkenin iradelerinin uyuşumu kaçınılmaz olmaktadır. Yine benzer bir şekilde, sorunların, hukuki bir metot olarak kabul edilen uluslararası bir yargı organına havale edilmesinde, ilgili yargı organının uyuşmazlığa bakmayı kabul edip ve yargılama yapabilmesi için, sorunlara muhatap ülkelerin bu yargı organının zorunlu yargı yetkisini kabul etmeleri gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisi ihtiyari olması nedeniyle, aday ülkelerden birinin, Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini tek taraflı olarak tanıması, uyuşmazlığa taraf olan diğer aday ülkenin uyuşmazlık konusuna ilişkin bu tür bir yetkiyi Divan’a geçirmemesi durumunda, Divan’ın uyuşmazlığa bakması olası değildir. Yine 4. Prg.’ta, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların, gerek siyasi metotlarla ve gerekse hukuksal çerçevede Uluslararası Adalet Divanı’na sunulmamaları sonucu bu sorunların çözülememeleri durumunda, AB Konseyi, en geç 2004 yılı sonunda, uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanı aracılığıyla çözümlenmesini sağlamak amacıyla ve özellikle katılım süreciyle ilgili bu sorunların menfi etkileri konusunda durum değerlendirmesi yapacağını vurgulamaktadır. AB Konseyi tarafından yapılacak durum değerlendirmesine, Yunanistan’ın da katılması ve işbu Konsey tarafından kararların uyuşumla alınması, yani oybirliğinin geçerli olması düşünüldüğünde, Yunanistan’ın iradesini bu durum değerlendirmesine kendi çıkarları doğrultusunda yansıtması kaçınılmaz olmaktadır. Bu durumda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümlenmesi konusunda, Türkiye’nin daha çok çaba harcaması gerekmektedir. Zira, Yunanistan’ın Türkiye ile mevcut sorunlarını belirtilen yöntemlerle çözememesi durumunda AB’ne alınmamak gibi bir sorunu bulunmamaktadır. Ancak, Türkiye açısından ise sorunların çözümlenmesi gerekmektedir. Zira, AB Konseyi’nin yapacağı durum değerlendirmesinde, aday üyelik aşamasında tam üyeliğe yönelik başlatılan katılım ortaklığı sürecinin sekteye uğraması veya süre itibarıyla uzaması olasılığı gündeme gelebilecek ve Türkiye aleyhine menfi bir kararın alınması bile mümkün olabilecektir. Çünkü, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 4. No’lu Prg.’ında, tam üyeliğe ilişkin sürecin başlatılmasında Yunanistan ile mevcut sorunların ( birinci derecede Kıbrıs sorunu ) giderilmesi üstü örtülü bir şekilde tam üyelik öncesi ön koşul olarak öne sürülmektedir denilebilir. Bu durumda, iki ülke arasında yıllardır çözülemeyen sorunların, AB Konseyi’nin durum değerlendirmesi yapmadan önce çözümlenmesi Türkiye açısından son derece önemli olmaktadır. Ancak, sorunların çözümünde, şimdiye kadar karşılıklı bir uyuşum sağlanamadığı ve Yunanistan’ın da işbu sorunların çözümü konusunda Türkiye’ye oranla daha rahat bir konumda olduğu düşünülecek olursa, Türkiye’nin manevra alanının son derece daraldığını söylemek de abartı olmayacaktır. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 4. No’lu Prg.’ının son cümlesinde, AB Konsey’i tarafından Kopenhag’da tesis edilen siyasi kriterlere(8) aday ülkelerce uymanın, işbu ülkeler ile katılım görüşmelerinin başlatılmasında bir ön koşul olarak ele alınacağı vurgulanmaktadır. Kopenhag’da benimsenen siyasi kriterler ( demokrasi, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, insan hakları vb. ), çağdaş bir devlet yapısında bulunması gereken olgulardır. Bu kriterler, AB’nin temel nitelikteki değer ve amaçları olarak Kurucu Andlaşmasında benimsenmiş ve üye ülkeler açısından da işbu kriterlere uymaları yükümü getirilmiştir ( Maastricht Andlaşması Md. F, Amsterdam Andlaşması Md. 6/1 )(9).

4. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 9 No’lu Prg.’nın ( a ) bendinde, AB Konseyi, Kıbrıs(11) sorununa kapsamlı bir çözüm getirmeyi amaçlayan görüşmelerin Türk ve Rum Kesimi arasında 3 Aralık 1999 tarihinde New York’da başlamasından dolayı memnuniyetini dile getirmiş ve bu sürecin olumlu bir şekilde sonuçlanması için çaba gösteren Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne olan desteğini vurgulamıştır. İşbu Prg.’ın ( b ) bendinde ise, siyasi bir çözümün Kıbrıs’ın (10) AB’ne katılımını kolaylaştıracağını ve Kıbrıs ile katılım görüşmelerinin sonuçlanmasına kadar herhangi bir çözümün bulunamaması halinde, katılıma ilişkin, bu sorununun çözüme bağlanmasının bir ön koşul olarak Konsey kararında etkileyici olamayacağı belirtilmektedir. Yine bu Prg.’ın son cümlesinde, Konsey, karar almak için, yararlı ve yerinde olabilecek tüm öğeleri göz önünde bulunduracağını dile getirmektedir. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 9 No’lu Prg.’ı kapsamında düşünülecek olursa, Kıbrıs sorunu çözülmeden, Kıbrıs Rum Kesimi ile Aralık 1998'de başlatılan tam üyelik müzakerelerinin sonuçlandırılması ve akabinde tam üyelik andlaşmasının yapılması ve yürürlüğe sokulması olası gözükmektedir. Türkiye, Kıbrıs adına Kıbrıs Rum Kesimi ile AB'nin tam üyelik görüşmelerini başlatmasına itiraz etmiştir. Kıbrıs’ın kişiliğinin salt Rum Kesimi tarafından temsil edilemeyeceği, zira, üstü örtülüde olsa Kıbrıs'ın kuzeyinde hukukun öngördüğü coğrafik, demografik, sosyolojik ve kamu otoritesi unsurlarına bütünüyle sahip olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ( KKTC ) varlığı, Kıbrıs’ın kişiliğinin temsilinde sadece Rum Kesiminin temsil yeteneğine sahip olmadığını göstermektedir. Diğer yandan, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu hukuki unsurlarından olan Londra ve Zürih Andlaşmalarına dayanarak Türkiye ve Yunanistan'ın garantör devletler olarak, üye olmadıkları uluslararası örgütlere Kıbrıs Cumhuriyeti'nin üye olabilmesi bu ülkelerin iznine bağlı kılınmaktadır ( 1959 Londra ve Zürih Andlaşmalarının 8. Md.’si, 1960 Garanti Andlaşmasının 1 ve 2. Md.’leri, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının 50.1 (a) Md.’si )(11). Ayrıca, sorun çözümlenmeden Kıbrıs’ın AB'ne tam üye olarak alınması, sorunun AB sürecine yansıtılmasına neden olabilecektir. Bu nedenle, AB üyesi kimi ülkeler ( Fransa, Hollanda gibi ), sorunun önceden çözümlenmesi ve ondan sonra Kıbrıs’ın AB'ne tam üye olarak alınmasını istemektedirler. Ancak, sorun mevcut haliyle süreklilik arz ederken, Kıbrıs Rum Kesiminin muhatap alınarak, Kıbrıs'ın AB'ne tam üyeliği olasılığında, 1997 Lüksemburg Zirvesi sonrası, Türkiye'nin deklare ettiği, " KKTC ile bütünleşmeye gitme " politikası(12) stratejik olarak uygulanabilir gözükürken(13), bu politikanın uygulanmasında, AB, Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri ile doğabilecek olumsuz ilişkilerin de değerlendirmeye alınması gerekmektedir(14).

5. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 12 No'lu Prg.'ında, AB Konseyi, Komsiyon'un Ekim 1999 tarihli raporunda, Kopenhag kriterlerini yerine getirmek amacıyla Türkiye'nin gerekli reformları yerine getirme niyetini memnuniyetle karşıladığını ve Türkiye'nin, AB'ne üye olma eğiliminde bir aday ülke olarak, diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterlere muhatap olacağını ve diğer aday ülkeler gibi reformlarını desteklemeyi ve teşvik etmeyi öngören katılım öncesi bir stratejiden yararlanacağını vurgulamaktadır. Bu strateji, işbu Sonuç Bildirgesi’nin 4 ve 9 (a) No'lu Prg.'larında özellikle belirtilen sorunlar, insan hakları konusu veya tam üyelik için öngörülen siyasi kriterleri yerine getirmeyi sağlama amaçlı gelişmelere dayalı güçlendirilmiş siyasi bir diyalogdan oluşacaktır. 12 No'lu Prg.'da, Türkiye'nin katılım süreci çerçevesinde AB ve aday ülkeler arası organize edilen toplantılara katılabileceğini, Topluluk kurumlarıyla işbirliğine gidebileceğini ve Toplulukların programlarına iştirak edebileceği belirtilmektedir. Yine işbu Prg.’ta, AB Konseyi’nin önceki zirvelerine ilişkin sonuç bildirgelerindeki konulara ilişkin aday ülkelere yönelik katılım ortaklığının tesis edileceği, Topluluklar müktesabatına uyumda ulusal bir programın gerçekleştirileceği ve her aday ülkenin veya üye ülkenin uymak zorunda olduğu ekonomik ve siyasi yükümlülükler konusunda tam üyeliğe yönelik hazırlıkların yapılacağı ifade edilmektedir. Ayrıca, bu alanlardaki gelişmelere yönelik uygun izleme mekanizmaların kurulacağı belirtilmekte ve müktesebat ile ilgili Türkiye’nin yapması gereken yasal düzenlemeler konusundaki çalışmaların yaygınlaştırılması öngörülmekte ve bu konulara ilişkin olarak, AB Konseyi tarafından, Komisyon’un müktesebatın uyumlaştırılması için analitik bir inceleme sürecini hazırlamakla görevlendirildiği belirtilmektedir. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 12 No’lu Prg.’nın son cümlesinde, AB Konseyi’nin, tam üyelik öncesi dönem için AB’nin tüm finans yardım kaynaklarının koordine edilmesini sağlayacak olan “ tek bir çerçevenin ” hazırlanması konusunda Komsiyon’dan istemde bulunduğu vurgulanmaktadır. Türkiye’nin tam üyelik öncesinde müktesebat sektörleri ( sermayenin ve hizmetin serbest dolaşımı, kamu alımları, sanayi, tarım, ulaştırma, çevre, enerji, balıkçılık, eğitim-öğretim, istihdam, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, insan hakları, bilim ve teknoloji, adalet ve içişlerinde kurumsal işbirliği, tüketici politikası-sağlığı, ortak dışişleri ve güvenlik politikası vb. ) konusunda yapması gereken reform veya düzenlemeler konusunda, AB, dolayısıyla Avrupa Toplulukları kaynaklarından yardım alması, işbu reform ve düzenlemeleri kısa bir sürede yapması açısından önemli olmaktadır. Böyle olmakla birlikte, Türk siyasi iradesinin de bu konuda olumlu bir yaklaşım içerisinde olması, yani gerekli yasal düzenlemeleri çıkarması ve Topluluklar müktesabatına uyum sağlamada AB ile işbirliğini sekteye uğratacak yönelişlerden kaçınması gerekmektedir.

SONUÇ

Genel olarak değerlendirdiğimiz Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin kimi kısımları, Türkiye açısından sorun ( Yunanistan ile mevcut sorunların siyasi veya hukuki yollardan çözümü konusunda ) yaratacak gibi görünmektedir. Özellikle, Türk-Yunan ilişkilerinde sorunların barışçıl yöntemlerle çözümü, sürekli bir barış ortamının yaratılmasına yönelik iki ülkenin ve AB’nin de çıkarına uygun olmaktadır. Ancak, Türkiye açısından, sorunların çözümünde, ulusal çıkarın gözetilmesi ve bu bağlamda dikkatli diplomatik çabaların gösterilmesi gerekmektedir. AB Konseyi’nin, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde belirtildiği gibi en geç 2004 yılı sonunda, Türk-Yunan ilişkileri konusunda durum değerlendirmesi yapacağını ve iki ülke arasında tam üyeliğe engel teşkil edebilecek sorunların çözülememesi halinde, bu sorunların Uluslararası Adalet Divanı yoluyla çözümlenmesini sağlamaya çalışacağı dile getirilmektedir. AB Konseyi’nin böyle bir yönelişinden veya eyleminden şu anlam da çıkarılabilir : AB Konseyi, Türkiye ile Yunanistan arasında mevcut olan sorunların çözümüne ilişkin kendisini üstü örtülü de olsa yetkili görmektedir. Bu durumda, Türkiye-AB ilişkilerinde sorunlar doğurmanın ötesinde, Türkiye’nin hareket alanını da sınırlayıcı bir etki yaratabilir. Bu tür sorunlara rağmen, Türkiye, üye adayı olarak Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde genel hatlarıyla belirlenmiş yükümlülüklerini yerine getirmesi, tam üyelik amacının gerçekleşmesinde kaçınılmaz olmaktadır. Türkiye, modern-çağdaş bir devlet olmanın gerekliliği kapsamında, insan hakları ve temel özgürlükler ile siyasi ve medeni haklar alanındaki ulusal mevzuatını taraf olduğu uluslararası hukuk mevzuatıyla uyumlaştırmalı, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesine yönelik ( idarenin eylem ve işlemlerinde bütün unsurlarıyla yargı denetiminin sağlanması gibi. ) iç hukukta gerekli adli ve idari reformları gerçekleştirmeli, ölüm cezasını kaldırmalı, etkin ve işler bir piyasa ekonomisi yaratmalı, yolsuzluklara karşı önlem almalı, enflasyonu ve kamu maliyesi finansman açıklarını düşürmelidir. Elbette, Türkiye’nin bu alanlarda tek başına reformlar yapması veya başarılı olması uzun bir süreyi kapsayabilecektir. Bu anlamda, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin 12 No’lu Prg.’ında, Komisyon’un aday ülkelere yönelik Konsey’e sunacağı “ tek bir çerçeve ” programı kapsamında AB’nin finans yardımlarının katılım öncesi aday ülkelere verilmesi öngörülmektedir. Türkiye’nin, Avrupa Toplulukları’ndaki çeşitli fonlardan ( Phare programı gibi )(15) veya diğer mali kaynaklardan, katılım ortaklığı kurum ve programlarının tesis edilmesinden sonra yararlanması mümkün olabilecektir. Belirtmek gerekir ki, Ortaklık Konseyi Kararı ile 1.1.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği, Avrupa Toplulukları müktesebatına uyum konusunda Türkiye açısından bir süreci başlatmış ve kısmen de olsa bir deneyim sağlamıştır. Kazanılan bu deneyim, Türkiye itibarıyla avantajlı bir durum olarak da değerlendirilebilir. AT Komisyonu, 13 Ekim 1999 tarihli “ Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi’ne İlişkin Düzenli Raporu ” ’nda(16) Türkiye’nin siyasi, ekonomik kriterler kapsamında yaptığı çalışmaları ve müktesabatın uyumu konusunda gösterdiği çabaları derinlemesine inceleme konusu yapmıştır. Raporda bahsi geçen konularda, Türkiye’nin istenilen düzeyde olmadığı genel anlamda vurgulansa bile, yapılan çalışmaların pozitif bir ivme kazandığı ve özellikle ekonomik potansiyel ve dinamizmin Türkiye’nin tam üyeliğe hazırlanmada artıları olarak değerlendirilmiştir.

DİPNOTLAR

 1 1989 yılında, Topluluklar Komisyon’u hazırladığı görüşünde ( avis de la Commission ) Türkiye’nin ekonomik yönden ilerleme kaydettiğini, ancak siyasal yönden ve komşularıyla olan sorunlarından dolayı ( özellikle Kıbrıs sorunu ) tam üyelik için gerekli koşullara tam anlamıyla sahip olmadığını vurgulamıştır. Belirtmek gerekir ki, Komisyon’un bu görüşünün hukuksal açıdan hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Böyle olmasına rağmen, 1989 yılı itibarıyla, siyasal mahiyette de olsa, Toplulukların üstü örtülü olarak Komisyon görüşü aracılığıyla, Türkiye’ye yönelik yaklaşımlarını genel olarak yansıttıkları da kabul edilmelidir.

2 Ortaklık ilişkisini oluşturan düzenlemeler kapsamında öngörülen Gümrük Birliği’nin sağlanması için işbu düzenlemelerde belirtilen takvimlere uyulmamıştır. Türkiye, özellikle 1970’li yılların ikinci yarısında, Gümrük Birliği’nin gerçekleştirilmesi için, Avrupa Toplulukları üyesi ülkelerden yapılacak ithalata uygulanan gümrük vergilerinin kademeli olarak indirilmesi ve AT’nun üçüncü ülkelere uyguladığı ortak dış tarifeye uyma gibi yükümlülüklere, çeşitli ekonomik gerekçelerle uymamış, AT üyesi ülkelerden gelen mallara uygulanması gereken gümrük indirimlerini sadece 1973-1976 yılları arasında yapmış ve ortak tarifeye ilişkin yapması öngörülen yükümlülüklerini ise yerine tam anlamıyla getirememiştir. Gümrük Birliği konusundaki yükümlülükler Türkiye tarafından 1988 yılından itibaren yeniden yerine getirilmeye başlanmıştır ( Bkz., Arif KÖKTAŞ, Avrupa Birliği’nde İşçilerin Serbest Dolaşım Hakkı ve Türk Vatandaşlarının Durumu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 1999, s. 75 ).

3 Mehmet GENÇ, Yayınlanmamış Avrupa Birliği Hukuku Ders Notları, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı, Bursa, 2000.

4 Ibid..

5 21-22 Haziran 1993 tarihlerinde AB Kopenhag Zirvesinde, üye ülkelerin Devlet ve Hükümet Başkanları, AB’ne, dolayısıyla Avrupa Toplulukları’na üye olacak adayların şu üç kalemden oluşan kriterlere sahip olmaları gerektiğini kabul etmişlerdir : 1. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıkların korunması ve saygı görmesini güven altına alan kurumların istikrara kavuşmuş olması ;

2. İşleyen bir piyasa ekonomisi yanı sıra, AB içindeki rekabet baskısıyla ve piyasa güçleriyle rekabet etme yeteneğinin varlığı ;

3. Siyasi, ekonomik ve parasal birlik amaçlarının kabulü de dahil olmak üzere, üyeliğin getireceği yükümlülükleri yerine getirmesi.

6 İlk aşamaya, Kopenhag kriterlerine en fazla uyum gösterebilme yeteneğine sahip olduğu öngörülen Kıbrıs, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Estonya, ikinci aşamaya ise adı geçen kriterlere uyum konusunda daha fazla güçlüklere sahip olacakları düşünülen Slovakya, Litvanya, Bulgaristan ve Romanya dahil edilmişlerdir.

7 Dönemin Başbakanı Mesut YILMAZ, 14 Aralık 1998 tarihinde yaptığı basın toplantısında, diğer başvuran ülkelere kıyasla Türkiye’ye ayrımcı bir muamele yapıldığını belirterek, “ AB’nin, bu yaklaşım ve zihniyetini değiştirmediği müddetçe Türkiye-AB ilişkilerinin yapıcı ve çok yönlü bir diyalog içinde geliştirilmesinin beklenemeyeceğini” vurgulamıştır ( http://www.milliyet.com.tr/ozel/helsinki/tarihce/tar02.html ).

8 Bkz., supra, dipnot 5.

9 Aday ülkelerin siyasi kriterlere uyulması istenirken, diğer yandan üye ülkelerin siyasi kriterlere yönelik bir yükümlülük ihlalinin olması halinde, Amsterdam Andlaşmasının 7. Md.’si ve AT Andlaşmasının değişik 309. Md.’si gereğince üye ülkelere yönelik ceza tertipleri belirlenmiştir.

10 Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde Kıbrıs Cumhuriyeti yerine Kıbrıs terimi kullanılmıştır. Bizde, Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını yadsımaya neden olabilecek “ Kıbrıs Cumhuriyeti ” terimini değil, “ Kıbrıs ” terimini kullanmayı tercih ediyoruz.

11 -1959 Londra ve Zürih Andlaşmaları :

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Temel Yapısı ;

Md. 8: "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Yunanistan ve Türkiye'nin birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlar ve ittifaklara katılması veya Ek I'de tanımlanan savunma ve güvenlik meseleleri hariç, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, gerek ayrı ayrı gerek birlikte, dış işlerine taalluk eden herhangi bir yasa veya karar üzerinde nihai veto hakkına sahip olacaklardır ".

-1960 Garanti Andlaşması :

Md. 1: "(Kıbrıs Cumhuriyeti) her ne şekilde olursa olsun herhangi bir devletle kısmen veya bütün olarak siyasi veya ekonomik bir birliğe girmemeyi taahhüt eder."

Md. 2: "Benzer şekilde, Yunanistan, İngiltere ve Türkiye de kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, doğrudan veya dolaylı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin herhangi bir devletle birleşmesini veya Ada'nın bölünmesini sağlamayı amaçlayan bütün faaliyetleri yasaklamayı taahhüt ederler."

-1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası :

Md. 50.1 (a) :

"Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Yunanistan ve Türkiye'nin birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlar ve ittifaklara katılması veya savunma ve güvenlik meseleleri hariç, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, gerek ayrı ayrı gerek birlikte, dış işlerine taalluk eden herhangi bir yasa ve karar üzerinde nihai veto hakkına sahip olacaklardır." ( http://www.mfa.gov.tr/Turkce/grupa/aj/02.htm ).

12 TC-KKTC Ortak Deklarasyonu, 20 Ocak 1997 :

Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları,

28 Aralık 1995 tarihinde yayınladıkları Ortak Deklarasyona atıfta bulunarak,

(...) 1960 andlaşmaları ile oluşturulan garanti sisteminin şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de her koşul altında geçerli ve yürürlükte kalacağını ve söz konusu anlaşmalar çerçevesinde Kıbrıs'tan garantör ülkelere de bir tehdit yöneltilemeyeceğini teyit ederek (...),

Aşağıdaki ortak görüş ve kararlarını açıklamışlardır:

9. Ada'nın güneyindeki Kıbrıs Rum Yönetimi'nin kendi saldırganlığıyla yıktığı 1960 ortaklığının ünvan ve sıfatlarına sahip çıkma iddiası ve silah ithali de dahil olmak üzere Kıbrıs devleti adına yaptığı bütün tasarruflar uluslararası andlaşmalar tahtında gayrı meşrudur. Kıbrıs Rum Yönetimi'nin kendini bu ünvan ve sıfatlarla dünyaya sunmaya çalışması bu yönetimin iddialarına meşruiyet veya kendisine imtiyazlar kazandıramaz. Güney Kıbrıs'ta "Kıbrıs Cumhuriyeti" adını kullanan yönetim hukuken ve fiilen sadece bir Kıbrıs Rum idaresidir. Kıbrıs'ta 34 yıldır süren çözümsüzlüğün temelinde Kıbrıs Rum tarafının gayrı meşru sıfat ve iddialarını sürdürme çabası yatmaktadır.

11. Avrupa Birliği'nin Yunanistan'ın zorlamasıyla Kıbrıs Rum Yönetimi'ne tam üyelik yolunda yaktığı yeşil ışık, gelinen noktanın açıkça gösterdiği gibi, tarihi bir hata olmuş ve görüşme süreci üzerinde yıkıcı bir etki yapmıştır. Kıbrıs Rum tarafının Türk tarafı ile bir uzlaşma aramadan ikinci bir Yunan devleti olarak Avrupa Birliği'ne girme ve böylece Yunanistan ile dolaylı bir yoldan bütünleşmeyi sağlamanın dışında bir amacı kalmamıştır.

12. Bu hatalı gidişin daha büyük tahribata yol açmaması için:

* Uluslararası andlaşmalar uyarınca Kıbrıs'ın ancak Türkiye ile Yunanistan'ın birlikte üye bulundukları bir birliğe katılabileceği,

* Kıbrıs'ın AB'ne üyeliğinin ancak bir çözümden sonra söz konusu olabileceği,

* Bu yönde bir kararı BM Fikirler Dizisi'nde de öngörüldüğü üzere Ada'da ki iki halkın ayrı referandumlarla onaylamaları gerektiği bilinmelidir.

* Avrupa Birliği'ne tam üyelik için yapmış olduğu uluslararası hukuka aykırı tek taraflı müracaata istinaden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik görüşmelerinin başlatılmasını, Türk tarafı Kıbrıs'ta müzakere süreci içinde ortaya çıkmış bulunan çözüm çerçeve ve parametrelerinin bütünüyle ortadan kalkması olarak değerlendirecektir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin tek başına Avrupa Birliği üyeliği yolunda atacağı her adım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Türkiye ile bütünleşme sürecini hızlandıracaktır.

13. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin uluslararası camiadan soyutlanmaya devam olunması hiç bir şekilde kabul edilemez. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin uluslararası camia ile bütünleşmesini sağlayacak gerekli adımları atacaktır. Kıbrıs'ı ilgilendiren ve Kıbrıs Türk halkına söz hakkının tanınmadığı her türlü uluslararası toplantıda Türk heyetlerine KKTC temsilcileri de dahil edilecektir ( http://www.mfa.gov.tr/Turkce/grupa/aj/02.htm ).

13 Ulusal politikamız gereği, Londra-Zürih andlaşmalarının hukuksal kaynak oluşturduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu nitelikteki düzenlemelerinin geçerliliği savunulacaksa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye ile bütünleşme politikasının uygulanmasında, 12 No’lu dipnotta verilen 1960 Garanti Andlaşmasının 2. Md.’sinin Türkiye tarafından dikkatten kaçırılmaması gerekmektedir. Zira, işbu madde gereğince, garantör devletler ( İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ), “ (...) doğrudan veya dolaylı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin herhangi bir devletle birleşmesini (...) amaçlayan bütün faaliyetleri yasaklamayı taahhüt ” etmektedirler. Ancak, salt Kıbrıs Rum Kesimi muhatap alınarak ( şu aşamada durum bunu göstermektedir ) Kıbrıs’ın AB’ne tam üye olarak alınması durumunda, Londra-Zürih Andlaşmalarının 8. Md.’sinin, Garanti Andlaşmasının 1. Md.’sinin ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının 50.1 (a) Md.’sinin ( Bkz, dipnot 12 ) ihlali anlamına gelir ki bu durumda da KKTC’nin Türkiye ile bütünleşme politikasının uygulamaya konulması daha da kolaylaşabilecektir. Zira, bahsi geçen andlaşmalardaki amir düzenlemeler, AB tarafından Kıbrıs adına muhatap alınan Rum Kesimi’nce köklü bir şekilde ihlal edilmiş, Türk Kesimi’nin ( KKTC ) ve garantör ülkelerin hakları hiçe sayılmış olmaktadır. Kıbrıs’ın AB’ne, dolayısıyla AT’na tam üye olarak alınması sürecinde bir katılım andlaşmasının yapılması gerekmektedir. Yapılacak bu andlaşmanın üye ülkeler ile birlikte Kıbrıs’ın iç hukuklarınca onanması gerekliliği düşünülecek olursa, Kıbrıs adına bu onaylamanın Rum Kesimince yapılması güçlü bir ihtimal olarak görünmektedir. Bu durumda, yukarıda atıfta bulunduğumuz düzenlemelerin gerek Rum Kesimince ve gerekse AB’nce dikkate alınmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Rum Kesiminin muhatap alınarak Kıbrıs’ın tam üyeliğinin gerçekleşmesi durumunda, KKTC’nin yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye ile bütünleşmeye gitme politikası hali saklı kalmak üzere, KKTC’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan gerçek ve tüzel kişilerin durumlarının ne olacağı konusunda bir belirsizliğin olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. AB tarafından Rum Kesimi muhatap alınarak Kıbrıs’ın AB’ne tam üye olarak kabul edilmesi ve KKTC veya adada yaşayan Türk Kesiminin dikkate alınmaması durumu, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından kabul edilmez bir durum olarak gözükmemektedir. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, Kıbrıs Rum Kesimi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, bahsi geçen andlaşmaları ihlal etmeye başlamış ve Türkiye’de 1974 yılında, haklı olarak 1960 Garanti Andlaşmasına ( 4. Md. ) istinaden askeri müdahale hakkını kullanmış ve bu tarihten itibaren işbu andlaşmaların icrası hemen hemen imkansız hale gelmiştir.

14 Örneğin, AB, Türkiye’nin aday üyelik sürecinde yapılması gereken işlemleri tesis etmeyi geciktirmesi veya aday üyeliğin askıya alması yoluna gidebilir. Yukarıda genel ve soyut olarak belirlediğimiz gibi, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde, AB Konseyi, Kıbrıs’ın AB'ne tam üye olarak pürüzsüz bir şekilde alınmasının, sorunun Türk ve Rum Kesimleri arasında varılacak bir uzlaşmayla kolaylaşabileceğini vurgulamaktadır. Prof. Dr. Mehmet GENÇ, bu duruma şu yorumu getirmektedir : " Anılan bu karar, tersinden yorumlanacak olursa, ciddi bir çelişkiyi de ortaya koymaktadır. Zira, AB, bir taraftan KKTC'nin hak ehliyetini değilse de fiil ehliyetini tanımamaktadır. Diğer taraftan, işbu karar ile sarih olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs adına egemenlik yetkilerinin münhasırlığının, özerkliğinin ve maddi hukuk itibarıyla sınırlanamazlığının olmadığını ve KKTC'nin varlığı nedeniyle, Kıbrıs adına kullanılacak yetkinin geçerlilik alanının güneyle sınırlı olduğunu, dolayısıyla, zımni de olsa KKTC'nin hukuki varlığını teyit etmektedir. Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Barış Gücünün görev süresinin uzatılması konusunda tesis ettiği son Güvenlik Konseyi kararında da benzer bir durum vardır. Başka bir ifadeyle, Sayın Denktaş'ın yıllardır savunduğu bu hukuki durum, zımni de olsa KKTC'nin kişiliğinin tanınması değilse de bu kişiliğin kabul gördüğünü yansıtmaktadır " ( ibid.. ).

15 Phare programı için bkz., http://europa.eu.int/comm/enlargement/pas/phare/index.htm.

16 Bkz., http://www.eureptr.org.tr/genisleme.html

35380 kez görüldü, 1 kez indirildi.

<< --
 
EBSCO
PROQUEST
CABELLS DIRECTORY
INDEX COPERNICUS
SOCIOLOGICAL ABSTRACTS
ASOS Akademia Sosyal Bilimler Index
Üye Girişi
DUYURULAR/HABERLER
Dergide yayınlanan yazılardaki görüşler ve bu konudaki sorumluluk yazarlarına aittir.
Ampirik veriler, değerlendirme sürecinde hakem veya hakemler tarafından talep edilirse, yazar veya yazarlar ilgili verileri paylaşırlar.
Bu verilerin bir başka çalışmada kullanılmaması esastır.
© 2000 - 2019 İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi