Yıl: 2000/ Cilt: 2 Sayı: 1 Sıra: 3 / No: 82 /     DOI:

Türkiye’de Çalışma Örgütlerinin Gelişmelerinin Kronolojisi Ve Uluslararası İlişkilere Ulaşılması
Dr. Serkan ODAMAN
Dokuz Eylül Üniversitesi - İ.İ.B.F Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü

  Kişilerin birtakım hak ve menfaatlerini daha rahat talep edebilmeleri ancak örgütlü olarak hareket etmelerine bağlıdır. Zira, kişinin birey olarak bu çeşit bir çabada bulunması genelde bir sonuca ulaşmayacak ve özellikle konumuzu ilgilendiren çalışma hayatında birçok problemin çıkması kaçınılmaz olacaktır. Sorunların belirmesini önleyebilmek ve kişi gruplarının temel iştigal alanlarında mesleklerini icra ederken hayatlarını idame ettirmelerine ya da yeni yatırımlar yapabilmelerine imkan sağlayabilmek için örgütlenme hakkına saygı göstermek gerekmektedir. Bu çerçeve içinde, çalışmamızda Türkiye’de gerek işçi tarafı gerekse işveren tarafı için örgütlenmenin hangi aşamalardan geçtiğini ve bugünkü durumunu inceleyeceğiz.

I.   İşçi Sendikacılığı

A.  Sendikaların Kurulmasından Önceki Durum

            Cumhuriyetin kurulmasından sonraki tek partili dönemde dış borçların ödenmesi, 1929 ekonomik bunalımı, II.Dünya savaşı tehlikesine karşı ordunun güçlendirilmesi çabaları nedenleriyle emeğiyle geçinenler üzerinde baskı uygulandı. 1939-1946 döneminde asker sayısının büyük oranda artırılması dolayısıyla aile reisi askere alınan birçok işçi ailesi ciddi ekonomik problemlerle karşı karşıya kaldı. 1946’ya kadar gelinen dönemdeki 1924 Anayasası cemiyet kurma hakkını tanıyordu ve bu hakka dayanarak bazı sendikalar kurulmuştu ancak 1936’ya gelindiğinde önemli bir sendikal örgütlenme bulunmuyordu. 1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanununda işçi temsilciliği kurumu düzenleniyordu, 20 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde, çalışan işçi sayısına göre değişen sayıda temsilci seçilecekti. 20’den az sayıda işçinin çalıştığı işyerlerinde ise temsilci seçimi işçilerin çoğunluğunun vereceği karara bırakılmıştı. 14 Temmuz 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ise sınıf esasına dayalı cemiyet kurma yasağı getirerek, sendikal örgütlenmeyi olanaksız hale getirdi. Bununla birlikte 18.01.1940 tarihli Milli Koruma Kanunu ile de 3008 sayılı kanunun bazı hükümleri askıya alındı. Bu dönemde gelir dağılımındaki dengesizlik çalışan kesimler aleyhine mütemadiyen bozulmuştu, getirilen zorunlu çalışma uygulaması ve çalışma sürelerinin uzatılmasıyla toplumsal huzursuzluk arttı ve düzene tepki gösterme eğilimleri başladı. Nitekim, bu durum 1946 başında kurulmuş bulunan Demokrat Partinin büyük bir çoğunlukla iktidara gelmesinde son derece etkili oldu, işçilerin örgütlenmeleri için gerekli koşullar oluştu ve Türk çalışma hayatı için yepyeni bir dönem başladı.

B. 1946 ve Sonrasındaki Dönem

            1946 yılı Haziran ayında Cemiyetler Kanunundaki “sınıf esasına dayalı cemiyet kurma yasağı” kaldırıldı. Ülkede hızla sendikalar kurulmaya başlandı. Bu sırada Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kuruldu ve bu partilerin kadroları da kendi görüşleri doğrultusunda sendikalar kurmaya başladılar. Ne var ki, sendikaların mevcudiyetine rağmen örgütlenmeden beklenen yararlar elde edilemedi ve 1946 yılının Aralık ayında iki sosyalist parti ve kurdurdukları sendikalar kapatıldı.

            1950 yılında büyük bir çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti, örgütlenme özgürlüğü açısından son derece önemli bir adım attı ve ILO’nun “Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı İlkelerinin Uygulanmasına İlişkin 98 Sayılı Sözleşmesi” Türkiye tarafından onaylandı.

            1952 yılında sendikal birlik konusunda çok önemli bir gelişme oldu ve Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) kuruldu. Türkiye’de ilk kez değişik işkollarında ve bölgelerde çalışan işçiler Türk-İş’in kurulmasıyla aynı çatı altına toplandı. Bu sendikal birliğin ne derece başarılı olduğu tartışılabilir ancak işçilerin örgütlenme özgürlüğü açısından önemi yadsınamaz. 1946 öncesindeki örgütlenme korkusu büyük ölçüde silinmiş ve işçi kesimi daha çok hak elde edebilmek için kendisine uygun bir ortam bulmuştur. 1950 öncesinde tek parti iktidarı döneminde yukarıda da belirtildiği üzere işçi kesimi hayatını insanca idame ettirebilecek olanaklardan yoksundu, işçi aristokrasisi dışındaki kişilere “amele” denirdi ve amelelerin herhangi bir konuda müdüre şikayette bulunma hakkı bile yoktu. Demokrat Parti iktidarı bunları değiştirdi ve ocak-bucak teşkilatlarına çok sayıda işçi aldı. Bunu yapmasında ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı ABD ve Batı Avrupa’daki mevcut durum da etkili oldu, zira bu ülkelerde sendikalar ile iktidarlar arasında uyumlu bir ilişki vardı ve sendikaların sosyal yapı içinde büyük etkileri vardı.

            1950 sonrasında sendikalar üyeleri için bazı temel hakları elde ettiler. Grev hakkı olmamasına rağmen, çıkarttıkları uyuşmazlıklar ile üyelerinin ücretlerini artırmayı başardılar, bunu yaparken elbette işçinin örgütlü gücü kullanılmadı zira o dönemde bunu gerçekleştirmek çok zordu, sendikalar üst düzey siyasi ilişkileri kullanma yolunu seçtiler, ki bu yöntem daha sonraki yıllarda Türk işçi hareketindeki ayrılığın temel noktasını oluşturacaktı: İşçilerin haklarını almasında örgütlü güç mü harekete geçirilmelidir, yoksa hükümetle üst düzey ilişkiler mi kurulmalıdır? Nitekim, 1967 yılında Türk-İş’ten üç sendikanın ayrılması ve DİSK’in kurulmasında bu anlayış farkı yatıyordu.

C. 1960 ve Sonrasındaki Dönem

            1960 sonrasındaki döneme temel karakterini veren husus 1961 Anayasası ve 24 Temmuz 1963’de yürürlüğe giren 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunudur. Yeni Anayasada “çalışma ile ilgili hükümler” başlığı altında çalışma hakkı (md.42), çalışma şartları (md.43), dinlenme hakkı (md.44), ücrette adalet sağlanması (md.45), sendika kurma hakkı (md.46), toplu sözleşme ve grev hakkı (md.47) ve sosyal güvenlik (md.48) hususları düzenlenmiş bulunmaktaydı.

            Sendikalı işçilerin ülkemizde toplu sözleşme ve grev hakkından yararlanmaya başlamaları önemli birtakım değişiklikleri gündeme getirdi. 1963’den sonra işçilerin durumlarında ilk defa enflasyonun doğurduğu kayıpları telafi edecek düzelmeler ortaya çıktı.

            27 Mayıs 1960 ihtilali olduğunda Türkiye’de sendikalı işçilerin ciddi bir miktarı Türk-İş çatısı altındaydı ancak konfederasyon içindeki uyuşmazlıklar Türk-İş’in sosyal yaşamda etkili bir rol oynamasını engelliyordu. Türk-İş yönetiminin “siyasal iktidarla iyi geçinme” anlayışı yüzünden darbe desteklendi. Bir grup ise darbe karşıtıydı ancak bir bölünme hemen olmadı, farklı siyasi tercihler Türk-İş içinde birlikte yaşamaya devam etti.

            Çalışma yaşamında ise yapı oldukça değişti. O döneme kadar Türk-İş’e üye işçilerin çok büyük bir bölümü kamu kesiminde çalışmaktaydılar. Doğal olarak öncelikle kamu kesiminde geniş ölçüde toplu iş sözleşmeleri imzalanmaya başladı. Bunu özel sektördeki örgütlenmeler ve toplu iş sözleşmeleri izledi. Ancak, kamu kesimi işyerleri, yürürlükteki yasaların genellikle uygulandığı ve işçi haklarına özellikle işçilerin geniş oy gücü nedeniyle bir ölçüde de olsa saygı gösterilen yerlerdi. Özel sektörde ise işçinin işverene oy vermesi söz konusu olmadığından tek taraflı bir sömürü tehlikesi baş gösterdi. Böylece, Türk sendikacılık hareketi önemli bir değişikliğe uğradı. Geçmişte kamu kesiminde üst düzeyle ilişkiler kurarak hak elde eden sendikacılar eski alışkanlıklarını sürdürdüler ve özel kesimdeki işverenle de anlaşmaya başladılar. İşte bu noktada Türk sendikacılığında ciddi ayrılık hareketleri ortaya çıkmaya başladı. Özel sektördeki örgütlenmelerle birlikte emek-sermaye çelişkisi keskinleşti. Aynı dönemde kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), işçi kesiminde sempati toplamaya başladı. Türk-İş’in 1966 yılındaki altıncı genel kurulunda TİP’li sendikacılar Türk-İş Yönetim Kuruluna giremedi. Daha sonra DİSK’in kurulması konusunda TİP’in Malatya Kongresinde karar alındığı ileri sürüldü, ancak kesin olan 1967 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) kurulması ve özel sektörde emek-sermaye çelişkisini yaşayan işçilerin, Türk-İş’in sendikal faaliyet geleneğinden farklı bir anlayışla karşı karşıya kalmalarıdır.

            DİSK sınıf bilinci ve mücadelesi temelinde bir sendikal anlayışa sahipti. İşçilerin işyerlerindeki tepkilerini örgütlü mücadeleye çevirdi ve özellikle 1 Mayıs kutlamalarıyla işçi sınıfına yeni gelenekler kazandırdı. Ne var ki, işçi hareketine böyle bir ivme kazandıran DİSK’e bağlı sendikalar, Türk-İş’e bağlı sendikaların toplu iş sözleşmelerinde elde ettiği ücret, iş güvencesi ve diğer işçilik haklarından daha ileri kazançlar sağlayamadı. Bundan başka, bir süre sonra siyasal hareketlerin mücadele alanına dönüştü. 1975 yılından sonra ise DİSK içinde huzursuzluklar artmaya başladı, çünkü birçok sosyalist grup ve parti kendi denetimlerinde sendikalara sahip olmak istiyorlardı. Böylece sendikalarda tasfiyeler, ayrılmalar baş gösterdi, sendika-içi demokrasi uygulanamadı. 12 Eylül 1980 darbesi öncesine gelindiğinde DİSK içinde büyük huzursuzluklar yaşanıyordu, bu nedenle 12 Eylül sonrası yönetimin kapatma kararına karşı DİSK son derece pasif bir tutum izledi. Halbuki o dönemde DİSK belediyelerde, tarım satış kooperatifleri ve birliklerinde diğer kamu kuruluşlarında etkinliğini artırmıştı ve bağlı sendikalardaki üye işçi sayısı 400.000’in üzerindeydi.

            1960 ve 1980 darbeleri arasındaki dönemde belirtilmesi gereken iki örgütlenme daha vardır. Türkiye Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) 23 Haziran 1970 tarihinde kuruldu. “Tek ve mecburi sendikacılık” anlayışını benimseyen devlete bağlı bir yapısı vardı. Büyük bir başarı sağlayamadı. 1975 yılında Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasından sonra, devlet ve işveren destekli olarak bazı işyerlerine girmeye çalıştı. 12 Eylül 1980’de faaliyeti durdurulduğunda bağlı sendikalara üye işçi sayısı 22.000 civarındaydı. 1984 yılında yeniden faaliyete geçmesine izin verildi.

            Türkiye Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) ise 22 Ekim 1976 günü kuruldu. Hak-İş’in kuruluş beyannamesinde; konfederasyonun işçi ve işverenin hakkını hak terazisinde tartarak, korkmadan, yılmadan haklı olana hakkını teslim edeceği belirtilmekteydi. Bir başka deyişle; Hak-İş işçilerle işverenler arasında bir hakem rolü oynayacaktı. Milli Güvenlik Konseyi 15 Eylül 1980’de Hak-İş’in malvarlığını kontrol altına aldı, 19 Şubat 1981’de ise malvarlığı ve faaliyeti serbest bırakıldı. Hak-İş’in 19-20 Aralık 1981 tarihinde yapılan genel kurulunda ise 12 Eylül yönetimi açık bir şekilde destekleniyordu.

            Genel olarak, 1961 Anayasası ve 1963 yılında çıkarılan 274 ve 275 sayılı kanunlardan 1980’e kadar uzanan dönemin işçiler açısından verimli bir dönem olduğu söylenebilir. Bu dönemde işçi ücretleri hiç olmadığı kadar yüksek bir düzeye ulaşmıştır.

D. 1980 Sonrası Dönem

            12 Eylül 1980 günü yapılan askeri müdahale birçok alanda olduğu gibi çalışma hayatında da temel değişiklikleri ve beraberinde problemleri getiriyordu. Nitekim, yapılan ilk işlerden biri 12 Eylül günü DİSK ve MİSK’in ve bunlara bağlı sendikaların faaliyetlerinin durdurulması ve yöneticilerinin gözaltına alınmasıydı. 15 Eylül 1980 günü ise DİSK, MİSK ve Hak-İş ile bağlı sendikaların her türlü taşınır ve taşınmaz malvarlığı ile evrakına el kondu, faaliyetleri durdurulan sendikalara da kayyım atandı. DİSK ve bağlı sendikaların davası ancak 1986 yılı Aralık ayında sonuçlandı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 nolu askeri mahkemesi, 24 Aralık 1986 tarihli kararında, 264 sendikacıyı ve sendika çalışanını, TCK’nın 141.maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle, muhtelif hapis cezalarına çarptırdı. DİSK ve bağlı 28 sendika kapatıldı. Yargılananlar, aleyhlerine verilen karara karşı Askeri Yargıtay’a başvurdular. Ancak, Askeri Yargıtay daha karar vermeden, 12 Nisan 1991 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 23.maddesi ile TCK’nın 141.maddesi yürürlükten kaldırıldı. DİSK ve bağlı sendikalar aleyhine açılan dava böylece bu açıdan dayanaksız kaldı, bu kuruluşların malvarlıklarının ise İş ve İşçi Bulma Kurumuna devredilmesi öngörüldü.

            Milli Güvenlik Konseyi 19 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 45 nolu kararıyla Hak-İş’in faaliyetlerini ve malvarlığını serbest bıraktı. Konfederasyon 1982 yılı Ağustos ayında Anayasa Taslağını eleştirdi ancak 2821 ve 2822 sayılı kanunların yürürlüğe konuşundaki temel amacın güven sağlanması prensibi olduğunu ve bunun doğru olduğunu belirtti. Oysa 1980 sonrasına temel karakterini kazandıran ise kendi içinde bir bütünlük arz eden ve dönemin anlayışını yansıtan 1982 Anayasası ve söz konusu kanunlardı.

            12 Eylül sonrasında MİSK hakkında ise dava açılmadı, yeniden faaliyete geçmesine ise 23 Mayıs 1984 tarihinde izin verildi.

            Türk-İş ise geleneksel sendikacılık anlayışını bu dönemde de sürdürdü ve 12 Eylül askeri müdahalesini destekledi, hatta Genel Sekreteri Sadık Şide’yi yeni kurulan hükümete Sosyal Güvenlik Bakanı olarak verdi. Ancak, Türk-İş’in yönetimle iyi geçinme tavrı bir süre sonra yerini tepkiye bıraktı. Çünkü 1983 sonrası dönemde işçi haklarında genel olarak bir gerileme ve çalışan kesimlerin ekonomik ve sosyal durumlarında ciddi bozulmalar baş gösterdi. Nitekim, 1984-1987 döneminde Türk-İş çeşitli mitingler ve kapalı salon toplantıları düzenledi. 1988 yılında ise içinde genel grevin de bulunduğu bir eylem programı kabul edildi, 1987 ve 1988 yıllarında yaygınlaşan kitle eylemleri 1988 yılının ilk aylarında tüm bölgelerde ve tüm işkollarında kitleselleşti. Bu dönemde Türk-İş’i oluşturan sendikaların üye kitlesinde ve her düzeyindeki yönetimlerinde yaşanan değişiklikler, Türk-İş’in politikalarına da yansıdı. Türk-İş yavaş yavaş sınıf sendikacılığı yapmaya başlıyordu. Genel kurulda alınan karar doğrultusunda, 1 Mayıs, Türk-İş tarafından ilk kez 1990 yılında kapalı salon toplantısı ve işyerlerindeki toplantılarla kutlandı. Aynı günlerde, Türk-İş memurların sendikalaşmak için verdikleri mücadeleyi destekledi. Ne var ki, böylesine temel bir yapı değişikliğine giden Türk-İş, üye sendikalarda sendika-içi demokrasinin geliştirilmesi için ve sendikasız işçiler ile işsiz kesimlerin örgütlenmesi doğrultusunda önemli bir çaba göstermedi.

            DİSK ise 12 Eylül 1980’den 12 yıl sonra, 1992 yılı başında yeniden faaliyete geçti. DİSK eski yapısından son derece farklı olarak yeniden doğdu, sınıf ve kitle sendikacılığının eskidiği ve çağdaş sendikacılığın uzlaşmayı, sorunları masa başında çözmeyi gerektirdiği kabul edildi. DİSK yavaş yavaş örgütlendi ve açılışından iki yıl sonra, 1994 Ocak ayında açıklanan Çalışma Bakanlığı rakamlarına göre 16 işkolunda %10 barajını aştı, toplu sözleşme yapma yetkisi kazanan 16 bağlı sendikası ve bu sendikaların toplam 296.161 üyesi vardı.

            1987 yılı sonrasında işçilerin siyasal alanda etkilerini artırmalarıyla 1980’den sonra meydana gelen parasal kayıplar yeniden kazanıldı. Ancak, 5 Nisan 1994’de alınan kararlar sonrasında kayıplar yeniden başladı ve özellikle hızlandırılmaya başlanan özelleştirmeler ile temel bir iş güvencesi problemi ortaya çıktı. Sendikalar bu dönemde gittikçe marjinalleşmeye başladılar. Parasal birtakım kazanımlar elde etmeye çalışırken, Türkiye’de sendikal güvence olmadığını gözardı ederek faaliyetlerini sürdürdüler ve büyük rakamlarda sendikasızlaştırma yaşandı. Yine bu dönemde kısmi süreli çalışma, belirli süreli hizmet sözleşmesiyle çalışma, taşeron çalıştırma gibi hızla yaygınlaşan atipik çalışmalara karşı işçiyi koruyucu mevzuatın getirilmesi konusunda işçi örgütlerinin samimi bir çabası olmadı.

 II.  İşveren Sendikacılığı

            Sendikacılık aslında bir işçi hareketidir. Maksat, işçinin sermaye karşısında zayıf durumda kalmasını önlemek ve işverenin karşısına örgütlü olarak çıkabilmesini sağlamaktır. İşçi sendikacılığı, emeğiyle hayatını idame ettirmeye çalışan kişilerin güvencesi için oluşturulmuştur. İşveren sendikacılığı ise kar oranını olabilecek en üst seviyeye çıkarabilmek amacıyla yapılanmıştır, bu nedenle iki tip sendikacılık arasında çok temel bir fark vardır.

            Her ne kadar yukarıda, 1961 Anayasası öncesinde de sendikacılık hareketi bulunduğundan bahsetmiş olsak da, işçi sendikaları gerçek işlevlerine 1963’den sonra yani 2821 ve 2822 sayılı yasaların çıkmasından sonra kavuşabilmişlerdir, çünkü grev ve toplu sözleşme hakkına ancak bu tarihte sahip olabilmişlerdir. Söz konusu güç kazanma olgusu işveren sendikacılığının da doğmasına neden olmuştur.

            Türkiye’de işveren sendikacılığı diğer ülkelerin işveren sendikacılığından farklı bir seyir izlemiştir. Bunun nedeni Türkiye’nin karma bir ekonomik yapısı olmasıdır. Aynı işkolunda hem devlet hem de özel kesim faaliyette bulunmaktadır; böylece devlet işletmeleri de işveren sendikacılığı hareketine katılmıştır. Bugün, sosyal hayatımızda işveren sendikalarının önemi ve gücü gittikçe artmaktadır. Bu bölümde, gerçek anlamda işveren sendikacılığının oluşmaya başladığı 1961 ve sonrası dönemi ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

            1961 Anayasasını hazırlama çalışmaları hızla devam ederken işveren kesimi de örgütlenme çabaları içine girmişti, çünkü işçi kesimine Anayasa tarafından tanınacak haklar yavaş yavaş belirmeye başlıyordu ve işverenler de kendilerini bu yeni oluşacak çoğulcu düzene uydurmak gayreti içine girmek durumunda kalmışlardı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra işçi sendikalarına koşut olarak ve İstanbul ile sınırlı olmak üzere çeşitli işkollarında işveren sendikaları kurulmaya başlanmıştır. 15 Ekim 1961 tarihinde, yani yeni Anayasanın kabulünden 3 ay sonra, İstanbul Sanayi Odasının desteğiyle önceden mevcut olan Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası ile 1961’de sırasıyla kurulan İstanbul Tahta Sanayii İşverenleri Sendikası, İstanbul Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası, İstanbul Matbaacılık Sanayii İşverenleri Sendikası, İstanbul Cam Sanayii İşverenleri Sendikası, İstanbul İşveren Sendikaları Birliğini meydana getirdiler.

            22-29 Ocak 1962 tarihleri arasında toplanan Çalışma Meclisine işverenleri temsilen Ticaret ve Sanayii Odaları ve Borsaları Birliği katıldı. Ayrıca, Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu hakkındaki resmi görüşler de yine aynı birlik tarafından belirtilmekteydi. Görüldüğü üzere, işverenler kendilerini tam anlamıyla temsil edecek örgütlerini henüz kuramamışlardı. Daha sonra girişilen çalışmalar yeni konfederasyonun oluşumunu iki aşamada ortaya çıkardı. Öncelikle, Birlik üyesi işveren sendikaları 1962 Aralık ayı içinde yaptıkları genel kurul toplantılarında statülerini değiştirerek İstanbul düzeyinden ayrılıp Türkiye düzeyinde kuruluşlar haline geçtiler. İkinci aşamada ise, Türkiye düzeyinde faaliyete geçen İstanbul İşveren Sendikaları Birliği 20 Aralık 1962’de ana tüzüğünü değiştirerek Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) haline dönüştü.

            274 sayılı Sendikalar Kanununun hazırlanması esnasında işveren kesiminin önemli bir itirazı görülmedi. Ayrıca, bu konu ile ilgili olarak işverenler, Sendika Hakkı ve Sendika Hürriyetinin Korunmasına Dair 1948 yılında ILO tarafından kabul edilen 87 numaralı sözleşmeyi en kısa zamanda Türkiye’nin onaylamasından yana olduklarını belirttiler.

            Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu tasarısının oluşumunda ise işveren kesimi önemli ölçüde itirazlarda bulundu.

            Söz konusu kanun tasarıları 1963 yılının Temmuz ayında yasalaştı. İşverenler için bu kanunlar artık uyulması gereken hukuki metinlerdi. Başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin etkisiyle işverenler derhal birbirlerine yaklaşmaya başladılar.

            TİSK ilk kuruluş döneminde, üzerine aldığı ve daha sonra büyük bölümünü uygulamaya koyduğu görevlerle bir baskı grubu olarak çalışmayı amaçladı. Bu, yasama, yürütme ve yargı organlarının faaliyetlerini izlemek, karşı gruplarla, basınla, üniversiteyle ve siyasi partilerle ilişki kurmak şeklinde ortaya çıktı. Kısa bir süre içinde, işlevler konusunda kazanılan bu bilinç düzeyi ve baskı grubu olarak çalışma zorunluluğunun farkına varılması, TİSK’in İstanbul’da olan genel merkezinin Ankara’ya taşınması gerekliliğini ortaya çıkardı ve merkez Eylül 1965’de Ankara’ya taşındı.

            12 Mart 1971’de verilen muhtıra sonrasında işverenler geçmişe göre tutum değiştirmişler ve eskiden fikir belirtmedikleri olaylarda bu yıldan başlayarak görüşlerini ifade etmeye başlamışlardır. Aynı yıl, işveren kesiminin ileride desteğine başvuracağı “Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği” kurulmuştur. Muhtıra sonrasında hazırlanan 20 Eylül 1971 tarih ve 1488 sayılı, Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine dair kanun hakkında işveren görüşüyle hükümet görüşü uyum göstermiş ve bu değişiklik işveren kesiminin desteğini de kazanmıştır.

            12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında TİSK, devletin geçmişte sahipsiz kaldığını ve Türk ordusunun söz konusu harekat ile devletin bir sahibi olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. Mevcut sosyal sorunlara 12 Eylül öncesindeki bakış açısıyla yaklaşmanın doğru olmadığı ve temel değişiklikler gerektiği TİSK tarafından ifade edilmiştir. TİSK’e göre; “geçmişte işçi-işveren ilişkilerinde her zaman işçilerin korumaya muhtaç olduğu düşüncesi hakim olmuştur, oysa işçinin ezildiği iddiaları geçersizdir. İşçilerin ulaştığı seviye memurlara sağlanan imkanların çok üzerindedir. Bunun yanında milyonlarla ifade edilen işsizin varlığı düşünüldüğünde ülkemizde çalışan işçilerin mutlu bir azınlık teşkil ettiği söylenebilir. Bu sebeple sosyal sorunlara yaklaşırken işçi lehine yorum kriteri terk edilmeli ve ülke yararı gözetilmelidir”. Görüldüğü üzere TİSK İş Hukukunun mevcudiyet nedeni olan “işçiyi koruma ilkesi”ni tartışmaya açmaktadır. Nitekim, bugün hala eleştirilen 1982 Anayasası ve aynı sürecin ürünü olan 2821 ve 2822 sayılı kanunlar da TİSK tarafından genel olarak olumlu karşılanmış ve yeni düzenlemelerin iş aleminde uzun süreli barışı sağlayacak ilkelere yer verdiği belirtilmiştir. 1982 Anayasasında temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını önleyecek prensipler getirildiği, ayrıca Türk ekonomisinin yeni dönemde nispeten istikrara kavuşmuş olduğu, çalışma barışı sağlandığı ve ekonominin rekabet gücünün arttığı da TİSK tarafından ifade edilmiştir.

            1990’lı yıllara gelindiğinde küreselleşmenin gereklerini yerine getirmek TİSK’in temel düşüncesi haline geldi. Hukukun artık sadece işçiyi değil, işletmeyi de koruması gerektiği görüşünden hareket eden işveren kesimine göre sistemin en büyük eksikliği, hukuki düzenlemelerin ekonomik sonuçlarını dikkate almamasıdır. TİSK’e göre; işçi sendikaları ekonomik neticeleri hesaba katmaksızın aşırı ücret talebinde bulunmakta ve ellerindeki grev silahı ile işletmeleri tehdit edebilmektedir, bu nedenle toplu sözleşme düzeni ekonomik sonuçları da dikkate alan bir yapıya kavuşturulmalıdır.

            TİSK’in en çok tepkisini çeken konuların başında ise “İş Güvencesi Yasa Tasarısı” gelmektedir. İş Kanununun, hizmet sözleşmesinin feshi ile ilgili hükümlerini büyük değişikliğe uğratan, işçi çıkarmaları Çalışma Bakanlığı ve mahkemelerin iznine bağlayan, ayrıca çıkarılan işçinin işe iadesini öngören bir sistemi getirmek isteyen bu tasarının özel sektör girişimciliğini sekteye uğratacağı ifade edilmektedir.

            Bundan başka TİSK, Türkiye’nin liberalleşme yolunda adımlar atması gerektiğini ve buna yönelik olarak özelleştirmelere hız verilmesi ve sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı işleyebilmesi için özel sigorta sistemlerinden yararlanılması gerektiğini de belirtmektedir.

            TİSK uzun yıllar Ekonomik ve Sosyal Konsey’in kurulmasını savunmaktaydı, nihayet 11 Ekim 1995 günü ilk konsey toplantısı yapıldı. Buradaki temel amaç her zaman gösterdiği ılımlı ve düzenle uyumlu tavrı sürdürerek problemlerin işçi kesimi ve hükümetle birlikte masaya yatırılmasıydı.

            TİSK uluslararası ilişkilere de büyük önem verdi. 13 Aralık 1988’de I.Avrupa İşverenleri Zirvesi Ortak Deklarasyonunu diğer Avrupa İşveren Kuruluşları ile birlikte imzalayarak Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand’a sundu. Ayrıca, üyesi bulunduğu Uluslararası İşverenler Teşkilatı (IOE)’nın İcra Komitesi Avrupa Üyeleri 1989 yılı toplantısına ev sahipliği yaptı ve 13-16 Eylül 1989 tarihlerinde 20 Avrupa Ülkesinden 45 delegeyi ağırladı.

            Günümüze yaklaştıkça özellikle işçi kuruluşlarında görülen değişiklikler neticesinde işçi ve işveren kesimleri birtakım ortak girişimlere imza atabildiler. Nitekim, TİSK, TOBB, TÜRK-İŞ, DİSK ve TESK’in çabaları ve ortaya çıkardıkları Sivil Toplum Kuruluşu hareketi ülkede hükümetin değişmesine kadar giden bir dönemin temel taşlarından biri oldu. Söz konusu kuruluşların girişimleri yurtdışında da yankı uyandırdı ve 16 Eylül 1997’de yapılan Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Toplantısına davet edildiler.

BİBLİYOGRAFYA

-Çelik, Nuri: İş Hukuku Dersleri, İstanbul, 1998

-Esin, Pars: Türkiye’de İşveren Sendikacılığı, Ankara, 1974

-Koç, Yıldırım: İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketinin Güncel Sorunları, İstanbul, 1991

-Koç, Yıldırım: Temel Sendikal Eğitim El Kitabı, İstanbul, 1991

-Koç, Yıldırım: Teslimiyetten Mücadeleye Doğru Türk-İş, İstanbul, 1989

-Koç, Yıldırım: Türk-İş Neden Böyle? Nasıl Değişecek?, İstanbul, 1986

-Kuruluşundan Günümüze TİSK, Ankara, 1997

-Meral, Bayram/ Gülmez, Mesut/ Koç, Yıldırım/ Işıklı, Alpaslan/ Akdoğan, Behzat: Türkiye’de İşçi Hakları, Ankara, 1986

-Odaman, Serkan: “İnsan Hakları Çerçevesinde Çalışma Hakkının Korunması ve Sendikal Güvenceler” (Poster Bidiri), TODAİE İnsan Hakları Konferansı, Ankara, 7-9 Aralık 1998

-Odaman, Serkan: “Çalışma Hayatında İstikrar İçinde Emeğin Korunmasında Hukuki Güvencelerin Rolü”, Manisa Barosu Dergisi, Yıl:18, Sayı:71, s.31-39

- Öngider, Seyfi: Kriz ve Sendikal Hareket, İstanbul, 1994

- TİSK, XIV.Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu, Ankara, 1982

- TİSK, XV. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu, Ankara, 1983

- TİSK, XVIII. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu, Ankara, 1992

39297 kez görüldü, 6 kez indirildi.

<< --
 
EBSCO
PROQUEST
CABELLS DIRECTORY
INDEX COPERNICUS
SOCIOLOGICAL ABSTRACTS
ASOS Akademia Sosyal Bilimler Index
Üye Girişi
DUYURULAR/HABERLER
Dergide yayınlanan yazılardaki görüşler ve bu konudaki sorumluluk yazarlarına aittir.
Ampirik veriler, değerlendirme sürecinde hakem veya hakemler tarafından talep edilirse, yazar veya yazarlar ilgili verileri paylaşırlar.
Bu verilerin bir başka çalışmada kullanılmaması esastır.
© 2000 - 2019 İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi